Pazar, 01 Kasım 2015 01:39

Tohumun gücü

Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

 

02 tohumun gucu 280xGündem kötü. İç açacak tek bir olay yok ülkemizde. Yazsak ne olur yazmasak ne olur. Gelin yumun gözlerinizi, kapatın kulaklarınızı, öze inin hadi benimle. En öze, tohuma… Tohumun önemini hiç düşündünüz mü? Ve gücünü. Minicik bir şey, toprağa düşer, can olur, can verir. Binlercesinden biri, alır başını gider bazen, yuvarlanır yerlerde, savrulur rüzgârla, takılır kalır bir çatlağa, bekler bekler… azıcık toprak ve suyla can olur, can verir. Tohum, kavram olarak çok etkiler beni. Nerede yolunu kaybetmiş bir tohum ilişse gözüme, alır bir yerlere dikerim. Evim garip bitkilerle doludur. Bir bahçem olsaydı, ormana dönerdi, ömrüm orada geçerdi.

Semizotunun tohumlarına hiç dikkat ettiniz mi? Tepesinde minik bir kapsül oluşur, içinde binlerce kurşuni noktacık vardır, birinden biri mutlaka yaşar. Deniz kaplumbağaları gibi. Bitkilerin yaşama azmi inanılmazdır. Duvarları delip çıkan ağaçlara dönüşenleri saymıyorum, çok daha basitleri ilginçtir. Bazen yediğimiz bir sebzenin, buzdolabında bile köklenmiş olduğunu fark etmeyiz. Onca soğuğa direniyor. Bir keresinde, öyle yaşamaya kararlı bir lahana diktiydim saksıya. Unutulmuştu bir köşede, atacaktım kokmasın diye, köklerini ve körpecik filizlerini fark edince kıyamadım. Büyüdü çiçeklendi, bir dolu minik lahanacık verdi. Sarı çiçekleri var lahananın. Patatesinkiler de öyle ve çok güzel, zaten eskiden köklerin yenebileceğini keşfetmeden, çiçekleri için dikerlermiş bahçelere. Nane, maydanoz, roka, tere gibi şeyleri hiç saymıyorum, onlar hep olur, poşette dururken havalara kök salarlar, bir dalı suya koyun köklenirler.

03 tohumun gucu 280xSahte süs bitkilerini sevmem, buna rağmen evimde birkaç tane vardır. Onları ‘Kınalı ah Kınalı’ oyunumuzdan hatıra diye saklarım. Hem de gerçek gibiler. Birini holde pek ışık almayan bir yere, bir köşede yıllardır duran, boş topraklı küçük bir saksıya dikmiştim. Bir iki yıl durdu orada, sonra bir gün acele kapıya koşarken eteğim takıldı, devrildi ve içindeki toprak yerlere saçıldı. Soğana benzer küçük bir şey fırladı içinden. Ne bu diye elime alınca ucunda yemyeşil taptaze bir filiz gördüm. Aman Tanrım! Aşağı yukarı beş yıldır o karanlık köşede, bir damla su olmadan yaşamaya çalışan bir şey vardı orada. Tabii hemen aldım, ihtimamla bir saksıya diktim ve suladım. Keyifle büyüdü, serpildi, bir süre sonra da çiçek açtı. Pembe bir sümbül oldu. Nasıl?

Bir örnek daha vereceğim. Benim bir dolabım var, içinde saksılar, saksı altlıkları, toprak dolu torbalar falan vardır. Lâzım oldukça kullanırım. Geçen yıl, bir bitkimin saksısını değiştiriyordum, açtım ağzı sıkı sıkı bağlı toprak torbasını, daldırdım elimi içine -hiç tiksinmem topraktan- garip bir şey dolandı parmaklarıma. Dikkatle çıkarıp baktım ki başı sonu belli değil, soluk, renksiz, bir takım dipdiri kökler, üzerlerinde de birkaç renksiz yaprak. Yine aynı heyecan. Yaşamaya çalışan bir şey. Toprak nemli, iyi kötü beslenmiş ama ışık yok, fotosentez yok, yeşil değil; bej. Tahmin edildiği gibi hemen diktim ve güneşe koydum. O bejlikler yavaş yavaş yeşile döndüler. Uzun süre ne olduğunu anlamadım, yapraklar çoğaldı, iyice büyüdü. Meğer neymiş biliyor musunuz? Akşam sefası. Demek bir tohum kalmış toprakta… Ya. İşte böyle. Üç yıl oldu, hâlâ çiçekleniyor penceremin önünde ve de hem sarı hem mor.

04 tohumun gucu 280xBizim çocukluğumuzda, bahçelerin katledilip apartman haline getirilmediği ve her evin iyi kötü bir balkonu olduğu dönemlerde, salatalık, domates, biber, kabak hatta karpuz, kavun çekirdekleri ya bahçeye ya saksıya dikilirdi. Çıkardı da. Karpuz yerden yerden gider, kabak ve salatalık, sarmaşık gibi dolanır, sarı sarı çiçek açardı, sonra da minik minik çıtır çıtır kabaklar, salatalıklar sarkardı dallarından. Salatalıklar büyürken çıt çıt sesler çıkarırdı. Siz hiç dinlediniz mi salatalık çıtırtısını? Bizim Burgaz’daki evimizin şimdi yok edilmiş bahçesinde, geceleri dinlerdik annemle. Annem öğretmişti bana salatalığın büyürken ses çıkardığını.

Kışlık evimiz Kurtuluş’ta bir apartmanın dördüncü katındaydı. Onun da arkasında kocaman bir bahçe vardı. İçinde kayısı, erik, ayva, armut, incir ağaçları ve ta altıncı kata kadar tırmanmış bol üzüm veren bir de asma vardı. Annem balkondan yaprak koparıp dolma sarardı. Geçenlerde yolum düştü, bir göz attım, hepsinin yerinde yeller esiyor. Zaten o, eski eser sayılan, odalarının tavanları dört metre olan apartmandan da eser yok. Biz betonu yeşile tercih ettikten, toprağı, yeşili katletmeye başladıktan sonra mı eloğlu kısırlaştırmaya başladı acaba tohumlarımızı?

‘Tohum ıslahı’yla ilgili bir yazı ilişti gözüme internette, “Artık İsrail’e muhtaç olmayacağız” deniyordu devamında. Ne zaman başladı bu muhtaçlıklar? Biz neden tohumlarımızı başka ülkelerden almak zorunda kaldık? Salatalık dikiyorum, çıkmıyor. Domates dikiyorum, çıkmıyor. Bir dostum var, Cide’de koca bahçeli bir evi var, yazlarını orada geçirir. Diktikleri bitkilerin tohumlarını bir devlet kurumundan alırlarmış. Mesela, biber tohumu alıp dikiyor, güzel güzel biberler çıkıyor ama ertesi yıl kendi biberlerinin tohumunu diktiğinde çıkmıyor. Her yıl yeniden alıyorlarmış artık her türlü tohumu. Bakar mısınız? Her biri tek seferlik. Deneyin, domatesin çekirdeklerini bir saksıya dikin, yeşeriyor, büyüyor, çiçekleniyor ama domates vermiyor. Eskiden verirdi. Biz boyuna saksıya dökerdik çekirdekleri. Ne oldu? Nasıl oldu da bunca verimli toprağa sahip bir ülke, sağlıklı tarım yapamıyor? Ben tohum kavramına olan özel ilgimden daldım bu konulara. Siz bunu minik bir örnek sayın, sonra düş gücünüzle detaylandırın. Vermişiz bir kere her halimizle yuları ellere, GDOlar hormonlar falan devede kulak. Savruluyoruz ülkecek oradan oraya, artık sonumuz Allah’a emanet. Ki seslenebilseydi bir yerlerden insanlığa; “Her şeyi de benden beklemeyin artık, boşuna mı verdik o aklı fikri size?” demez miydi?

Son değişiklik Perşembe, 05 Kasım 2015 14:19
Yorum yapmak için oturum açın