2018 yılı, Avrupa Birliği tarafından "Kültürel Miras Yılı" ilan edildi.
Avrupa için kültürel miras neden önemli? Avrupa siyasetinde (Avrupa Konseyi-A.B.) kültürel mirasa ilişkin deneyimlerin, değerlerin önemli bir yeri olduğu biliniyor. Meselenin bir ekonomik arka planı var: Kültürel miras konusu Avrupa’nın önde gelen endüstriyel alanı otomotiv sektöründen örneğin beş misli daha fazla katma değer yaratıyor, neredeyse sınırsız çeşitlilikte (eğitim, yayıncılık, turizm, ulaşım, mimarlık, müzecilik, bilim, sanat, yenilikçi teknolojiler...) istihdam alanları sağlıyor.
Ancak kültürel miras konusunun yalnızca ekonomik nedenlerle ortaya atıldığını düşünmek zannedersem yanlış olur. Tanıtım metninde Avrupa değerlerinin temelini oluşturduğuna vurgu yapılıyor: “Yıkıma, şiddete, yoksulluğa karşı kültürel mirasın korunması. Avrupa değerlerinin bir savunusu". Farklı olanı anlama ve değerlendirme çabası, geleceği için geçmişini keşfetmeye çabalayan bir değer sistemi, şiddetsiz, ayrımcılık içermeyen bir politik ekoloji. Bir idealden, hatta evrensel bir girişimden söz etmek mümkün. Bunun en iyi göstergesi de yenilikçi, katılımcı politikaların neoliberalizm koşullarındaki direnişi, varlığı.
Bu deneyimi tartışmak için konuya tarihsel bir perspektif içinde bakmakta fayda olabilir:
Dünya tarihindeki bir kaç gelişmeden söz etmek mümkün: Bunlardan belki de en önemlisi kültür kavramının şiddetsizleştirilmesi için geliştirilen deneyimler, kurumlar. Örneğin Birleşmiş Milletler çerçevesinde kurulan eğitim ve kültür örgütü, UNESCO'nun kuruluş amaçlarını belirleyen temel yaklaşım eşitlikti. 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden, ünlü antropolog Claude Levi-Strauss'un bu kuruluş yayınlarından çıkardığı kitabı, "Irk ve Tarih" farklı coğrafyalarda, farklı kültürler içinde yaşayan insanların eşit olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Oysa o tarihlere kadar, kamu politikalarında kültür genellikle eşitlik üzerine değil, üstünlük üzerine inşa edilmişti. Bu çabalar ne ölçüde başarılı oldu, onlardan geriye ne kaldı bu elbette ki önemli bir tartışma konusu. Ancak kültür konusunun tıpkı silahlar, bombalar gibi yok edici ya da şiddetsiz bir dünyanın yaratılması için bir işlev görebileceği bir ölçüde anlaşılmış oldu.
İnsani felaketlerden sonra çalışılan derslerden geriye ne kaldı diye bakarsak, kültür mirasının korunması için oluşturulan ve geliştirilen kavramlar, normlar, deneyimler bunların başında geliyor. Büyük Savaş'tan önce daha çok bir ayrımcılık unsuru olarak değerlendirilen, kendi kültür mirasını öne çıkaran, diğerlerini ötekileştiren, hatta yok etmeye çalışan ırkçı yaklaşımların yerini ortak miras kavramı aldı. Böylece ayrım gözetmeksizin kültür mirasının herkesin ortak bir değeri olduğu fikri bir ölçüde anlam kazandı. "Bir ölçüde" diyorum, çünkü dünyada eşitsizlikler sürdükçe, kültür alanı her ölçekte bir çatışma alanı olarak politikaları koşullandırmaya devam etti. Ayrıca toplumsal olarak üretilmemiş, evrensel kuruluşlar ve ilişkiler çerçevesinde ortaya konan kültür normları ve kurumları karşısında popülist politikalar güçlendi. Kültürel miras koruma normları, tıpkı sanat, mimarlık alanındaki diğer konular gibi erki temsil eden, seçkinci hareketleri motive eden, küçük bir azınlığın kendi ayrıcalıklarını korumak için dayattığı bir kurallar manzumesi gibi gösterildi. Böylece yönetimler bir taraftan bürokratik uygulamalarla bu normları benimsemiş gibi gözükürken diğer taraftan informel yöntemler geliştirdiler. Koruma kavramı sanki "seçkinlerin halka eziyet etmek, hayatlarını zorlaştırmak için uydurdukları bir değer sistemi" gibi algılanmaya başladı.
Günümüzde yönetimler kültürel mirasın korunması gerektiği konusunda hemfikirler. Görünüşte herkes kültür mirasının korunmasından yana. Ayrıca yönetimler koruma uygulamalarına muazzam bütçeler ayırıyorlar. (Bundan elli sene önce olsa tartışmalar neden bütçe ayrılmıyor, falan gibi başka türlü olurdu.) Günümüzdeki soru başka: Her şey yolunda mı? Daha ne istiyoruz? Günümüzde kültürel mirası koruma fikri kitleler için değil, seçkinler için daha iyi bir gelecek fikrine mi hizmet etmekte? Sorunun iki yönü bulunmakta: Popülist politikaların kurumlaşmasını çoğu zaman karşıtı gibi gözüken buyurgan, erişime kapalı, eşitliksizci koruma uygulamaları motive ediyor. Diğer taraftan kurumlar içinde ayrıcalıklarını üretenler günümüzde meselenin temellerinden tamamen uzaklaşmış ve sisteme dahil olmuş vaziyetteler. Kültürel miras kavramın ve pratiklerinin eşitsizliğin, ayrımcılığın yeniden üretiminde önemli bir işlevi var. Demek ki bu karşılaştırma biçimi çoğu zaman koruma pratiklerinin kendi içindeki çelişkileri örttüğü için çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Örneğin Türkiye’de "kendi ecdadının mirasına sahip çıktığını" iddia ederken yok eden, “kültürel mirası koruyorum” derken en büyük tehdidin “restorasyon” adı verilen inşaat uygulamaları yüzünden gerçekleştiği bir yönetimsellik durumunu nasıl açıklayacağız?
Büyükada Rum Yetimhanesi (Prinkipo Palas) nasıl korunur?
Büyükada Rum Yetimhanesi binasının “kurtarılması” gerektiği fikrinde bütün aktörler birleşiyorlar. Ama nasıl? Bu temel konuyu ortaya bir proje çıktıktan sonra mı tartışılmalı? Ya da baştaki sorumuza dönerek, kültürel mirası korumanın anlamı üzerinden bu konuya nasıl yaklaşmalıyız?
Sözgelimi kar paylaşımı yoluyla anlaşma yapan bir yatırımcı Yetimhane’yi SİT alanında ayrıcalıklı bir "imar hakkı" olarak değerlendirmek isteyecektir.
Buna karşılık klasik korumacı bir yaklaşımla hareket eden bir girişim binanın yıkılmasının kamuoyunda tepki yaratacağını düşünerek "aslına uygun" olarak kısmen veya tamamen yeniden inşa etmeyi hedefleyecektir, yapıyı herhangi bir işlev için (enstitü, okul, otel..) olarak kullanmak amacıyla. Yapının bu şekilde maddi bir varlık, bir boşluk olarak ele alınmasına herhalde pek kimse itiraz etmeyecektir. Bu koşullarda maddi imkansızlıklardan söz edilecek ve belki de bir Rum mirası olduğu için "canlandırmacı" bir güdüyle yaklaşan bir hayırsever aranacaktır. Ancak bu durumda Aya Nikola ve Aya Yorgi’de olduğu gibi sıradan bir mimarlık çıkacaktır, karşımıza.
Mimarlığın meselesi, modernlik sorunsalında hep karşı karşıya kalındığı gibi bu genel geçer araçsal yaklaşımların (disiplinin) nasıl dışına çıkılacağıdır. Örneğin büyük bir bütçe gerekiyor diye düşünüyor, bir çok insan. Oysa asıl sorun bütçe değil. Mimari projenin de zorluğundan söz ediliyor. Evet, zor bir proje. Ama bunlarla ölçülemeyecek çok daha büyük bir zorluk var. O da bu projeyi yönetmek.
Yapının bir "hafıza-mekanı" olduğunu düşünen bir özne ise işe böyle bir müdahale ile yaklaşmak yerine yapının mevcut haline müdahale etmeyecek, güvenli iç hacimler ve dolaşma koridorları yaparak, yaratıcı mimari fikirler ortaya koyarak bir anıt-belge olarak onu konuşturabilir. Burada bilginin üretimi sonuçsuz bir süreç olabilir.
Görüldüğü her üç yaklaşım da birbirinden çok farklı. Çoğu zaman mimariyi belirleyecek, koşullandıracak bu yaklaşımlar henüz mimar ortada yokken sonuçlanıyor. Bu koşullarda mimarlığın işlevi gölgede (silik) kalıyor. Oysa sürecin etkileşimli olması için mimarlığın işin başında yer alması, önceden koşullandırılmamış olarak sürekli bir araştırmacı bir işlev kazanması gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek için yarışma iyi bir yöntem. Ancak tersi de olabilir. Bağımsızlık koşulu diğer bütün alternatiflere karşı direnen ve müdahalenin öznesini oluşturan süreç odaklı bir mimarlık deneyimi ile de gerçekleşebilir. Yapı sahiplerine iade edildikten sonra belgenin yeni bir anlamının oluşmuş olduğunu varsayabiliriz: Onu bir belge olarak muhafaza etmek. Buradaki birinci aşamadaki yöntem yapıyı dışarıdan ve güvenlik önlemleri ile gezilebilir bir belge haline getirmektir. Bunun için daha çok hafızalaştırma deneyimine ağırlık veren bir kurumsal örgütlenme, proje yönetimi gerekir.
Birincisi belgeyi tozuna kadar korumak. Bunun için yeni teknolojiler araştırmak. (Çatlaklarının, yıkıntıların araştırıcı-yaratıcı bir deneyimle korunduğu Teodosius Surları'nı tahayyül edelim. Her bir parça bir Gaudi yapısı, ya da bir heykel gibi sürekli mikronometrik statik analize tabi tutuluyor. Çatlakları ile şehrin depremsellik tarihi araştırıyor. Çevresindeki üretim faaliyetleri, yaşam alanları ile ilişkileri inceleniyor. Her şeyden önemlisi de her yönüyle, ilişkisel bir yöntemle keşfediliyor ve yönetiliyor. Burada aynı zamanda mirası özne haline getiren, onun belge değerinin bir açık-yapıt olarak hiç bir zaman nihayetlenmeyeceğinin farkında olan bir mimarlık. Ama aynı zamanda izleyicinin pasif olmadığı, zihinsel bir çaba içinde olmaya kışkırtıldığı bir mimarlık.
Örneğin Sütlüce Mezbahası, dünyanın en eski modern biyolojik arıtma tesislerinden birine sahipti. Çünkü Almanya'daki daha önceki tarihlere ait olanlar savaşta tahrip olmuştu. Bu nedenle Almanya'dan bir araştırma ekibi gelmiş ve bir çalışma yapmıştı. Bu yapıyı yıkan mimar bunun farkına bile varmadı.
Örneğin Narmanlı Hanı'nın yaşadığı dönüşümü, gerçekleştirilen projeyi eleştiriyoruz. Ama bu eleştiriyi getirirken süreci çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Örneğin daha önce hazırlanan ve üzerine kat çıkılarak gerçekleştirilmesi planlanan rezidansa dönüşüm projesinin idare mahkemesi tarafından iptal edilmesinde sivil toplumun payı oldu. Ancak aradan geçen 20 yıl süresince İstiklal Caddesi için bir yönetim planı hazırlama ve bir çok aktörlü yapı oluşturma çabası sivil toplumdan geldi. O sırada akademik kurumlarda hakim olan anlayış Güzel Beyoğlu başlığı altında bir fasadizm projesiydi.
Baştaki sorumuza dönelim: Kültürel mirası korumanın anlamı nedir? Çoğu zaman korumanın geçmişe sahip çıkmak için gerekli olduğu söylenir. Oysa kültürel miras problematiği, daha çok bir geleceğe sahip çıkma meselesi olarak görülebilir. Çünkü kültürel miras kavramının ortaya çıkışını motive eden gelişme kapitalizmin tek tipleştirici, insanları, canlıları ve cansızları nesneleştirici şiddeti karşısındaki bir direniş olarak da görülebilir. Kültürel miras aynı zamanda ötekileştirici, ayrımcı, ırkçı politikaların karşısında tıpkı sanat, felsefe gibi entelektüel dünyanın en önemli uğraşlarından biridir. Kültürel mirasın korunması için uğraşmak demek, farklılıkları anlamak, ilişki kurma çabası içinde olmak demektir.
Görüldüğü gibi kültürel mirasın korunması problematiği, tıpkı sanatta, felsefede olduğu gibi iktidar mekanizmaları içinde sorgulayıcı ve yenileyici özelliklerini kaybedebiliyor. Kalıplara, bir taklitçiliğe dönüşebiliyor. Bu yüzden bilgi üretiminin, akedeminin bağımsızlığını korumak son derece önemli.
Kültürel miras politikaları hangi ilkeler üzerine kuruluyor?
- Keşifçilik, yaratıcılık: Kültürel mirasın korunması meselesi tepeden inme kurallarla dayatılan bir şey değil, insani gelişmeyi sağlayan, kamu sahasındaki bilgi yönelimli süreçleri tetikleyen bir gelişme modelini temsil ediyor.
- Hakların geliştirilmesi: Korumayı vatandaşlara getirilen bir takım yükümlülüklerle değil, haklarla ve yönetimlerin sorumlulukları ile tanımlamak. Buyurgan olmayan yönetimlerde görevler haklarla tamamlanıyor. Koruma kollektif çalışmalara katılım, destekler, teşvikler ile özendiriliyor.
- Nitelik üretimi: İşgücünün, istihdam alanlarının geliştirilmesi, gençlerin eğitimi için kültürel miras alanındaki uygulamaların bilgi yönelimli süreçlerle gelişmesi. Koruma toplumsal refahın gelişmesi için önemli bir kamu politikası, sosyal gelişme alanı olarak görülüyor.
- Demokratikleşme: Ayrımcılığa karşı azınlıkların, kırılganlaştırılmış toplulukların yaşam değerlerinin, kültürel miraslarının korunması.
- Kamusallığın güncellenmesi: İşlevini yitirmiş alanların dönüşümü için değil, kamu politikalarını yenilemek için de önemli bir deneyim geliştirme alanı. Özellikle kamusal alanların dönüşümünde yenilikçi yönetim deneyimleri. Çok boyutlu, çok öncelikli plan ve projeler yönetimsellik modelinin gelişmesini sağlıyor.
- Katılımcılık: Dönüşümü katılım modeliyle gerçekleştirmek. Kimlik politikalarını, temsil ilişkilerini demokratikleştirmek, kapsayıcı ilişkiler kurmak. Sorunlarla yüzleşmek, gelişme yönlerini ve dönüşümünü tartışmak.
- Köprüler kurmak: Uluslararası ve yerel ağlara katılım. Kamu kurumları ile işbirliklerini geliştirmek. Kültürel miras alanındaki uygulamalar dünyadaki örneklerle, yönetsel yapılar arasında deneyim köprüleri kurulmasını sağlıyor.
Bu ve buna benzer ilkeler hareket edilse de Türkiye'de çoğunlukla kamunun kültürel miras yönetimi deneyimi genellikle restorasyonlara ve kültürel etkinliklere kaynak transferi ile sınırlı kalıyor. Oysa Avrupa Birliği’nde bu kapsam kurumsal yapılanma, yönetimsellik ve proje yönetimi, kentle ilişkiler ve ağlaşma modelleri üzerinden daha ilişkisel, süreç odaklı ve öğrenicilik deneyimlerine uzanıyor.