Düşümde kurduğum bir ada vardı. Tutkunu olduğum ‘Marmara Adası’ için ara sıra aşka gelip kalbimden dilime akan hislerimi satırlara döküyordum. Bu yazmaların bana iyi geldiği kadar dostlarımın da hoşuna gittiğini fark etmiştim. Ve ortaokul yıllarımda karaladığım küçük hikâyeleri, ada hikâyelerine dönüştürme fikri zihnimde canlanmıştı. Daha çok kitap okuyarak, araştırma yapmaya ve ada koleksiyonumun ilk parçalarını toplamaya başlamıştım. 2014’ün ilkbaharıydı, ülkem yerel seçim maratonu içindeydi ve adada hummalı bir çalışma vardı. Seçim konuşmaları, ajitasyon seansları birbirini kovalıyordu. Kahveler hınca hınç insan doluydu. Adanın dingin halini özleyenler ise çevre ve ses kirliliğinin çabuk bitmesi için dua ediyorlardı. Böylesi bir günün sabahında, Recep Gülmüş Caddesinde Deniz dayımın nefes nefese dinlenerek çıktığı merdivenlerin başına geldiğimde, gözüm zeytinlikler içine gizlenmiş bir eve takıldı. Kime ait olduğunu bilmediğim bu ev, bende merak uyandırmıştı; çünkü merkezdeki şehir azmanı apartmanların yanında mütevazı, zeytin yeşiline çalan rengiyle göze çok hoş görünüyordu. Bir kaçamak yapıp geldiğim için zamanım kısıtlıydı. O günü dolu dolu geçirip, Aba burnunda güneşi batırdım her zaman olduğu gibi. Akşam herkes gibi çarşıya indim ve kahvelerde seçimin nabzını tuttum. Bir dost masasında tanıştırdılar bizi Yusuf ağabeyimle. Küçük bir tartışmanın ardından tadımız kaçtı ve kahveden çıkıp sahil boyunca yürüdük. Nasıl da kanımız kaynamıştı birbirimize, ağır aksak adımlarla yürüyerek saatlerce sohbet etmiştik.
Sabah kahvaltısı davetini geri çevirmeyip ertesi gün evinin yolunu tutmuştum. Ne bilirdim o zeytin yeşili evin Yusuf ağabeyime ait olduğunu... Sanki ilahi bir güç buluşturmuştu bizi. Biraz şaşkın biraz da mutlu dönüyordum sürgünü olduğum şehre. Aylar akıp geçti, Ada’ma vuslat olmuştum sonunda, yaz geldiği için seferler arttığından her hafta gidip gelebiliyordum artık. Zeytin yeşili evin sahibesi İnci ablamla da yazın tanışmak kısmet olmuştu. Neredeyse her gün görüşüyorduk. Tanıdıkça onları daha çok seviyordum. İkisi de üretken insanlardı ve el sanatlarında maharetliydiler. Bir gün Yusuf ağabeyim evlerinin müştemilatında İnci abla için bir atölye hazırlamaya başladı. Meğerse hislerimde yanılmamıştım, seramik yapıyordu bu usta eller... Yusuf ağabeyim işlik masasından raflara, malzeme dolabından, gelen misafirler için berjer koltuklara kadar nefis bir atölye hazırlamıştı can yoldaşı için. Bu küçük atölyeye bir katkım olsun istiyordum. En pürüzsüz duvara, Marmara Adası ile özdeşleşmiş bir ‘Karadeniz Çektirmesi’ çizimini yaparak imzamı atmıştım.
Her fırsatta dile getirdiğim adanın tarihi dokusu ve evleri, gün geçmiyordu ki yıkılıp yerine şehrin gri havasını andıran apartmanlar inşa edilmesin. Adanın 1970’lerdeki haline hayran onca entelektüelin bugün neden gelmediklerini haykırırcasına göğe yükselmeye devam ediyorlardı. Defalarca önünden geçtiğim, yapısı itibariyle çok eski olduğu aşikâr, Şehit Ömer Caddesiyle Hamam Sokağının kesiştiği köşedeki taş duvarlı yapı uzun zamandır metruk haldeydi. Estetikten ve kültürden nasibini almış herkes bu yapının haline acıyordu doğrusu. Bu hal İnci ablamı da rahatsız etmiş olacak ki, satılık olduğunu öğrendikten sonra araştırmaya başlamışlardı. En son rahmetli Belediye Başkanı Recep Gülmüş’ün sahip olduğu bu dükkânı oğlu İsmail satıyordu.
Yusuf Balkan duvar temizleme çalışmalarında
Arkadaşım olduğu için araya girip irtibatlarını sağlamış ve en az İnci ablam kadar ben de bu binanın kıymet bilir ellere geçerek kurtulmasını istiyordum. Alım-satım süreci tamamlanıp da tapuda satışın gerçekleştiği gün hepimiz çocuklar gibi sevinçliydik. Acımasız bir müteahhidin elinde moloz yığınına dönüşmekten kurtarmıştık onu. Şimdiyse daha zorlu bir süreç vardı önlerinde. Aslına uygun olarak restore edilmesi gerekiyordu bu tarihi yapının.
Geçmişine dair yaptığım araştırmalar neticesinde; en eski sahibi olarak 1950’lerde İstanbul’a göç eden Marmaralı Yahudilerden Avram Kalvo’ya ait manifatura dükkânı olduğunu öğrendim. Marmara Adası’nda üç farklı dinden insanlar uzun yıllar huzur içinde yaşamışlardı. İspanya’dan göç etmek zorunda kalan Musevi cemaatine mensup binlerce Yahudi, Osmanlı topraklarına sığınarak Edirne, Tekirdağ, İstanbul ve Marmara Adası’na yerleşmişlerdi. 1922 öncesi adalara Rum çetelerin saldırması sonucu Türk ve Yahudilerin tamamı göç etmek zorunda kalmış, içlerinden durumu iyi olanlar İstanbul’a taşınmıştı. Lozan mübadelesiyle gerçekleşen iskânın ardından ticaret amaçlı bazı Musevi aileler de buraya yerleşmiş ve 1950’lerin ortasına kadar adada kalmışlardı. Bunlardan biri de manifaturacı Avram Kalvo idi. 1884 yılında Marmara merkezin tamamı büyük bir yangın felaketi geçirmiş, sadece Yahudi ev ve iş yerleri zarar görmemişti. Çünkü her evde bir su kuyusu vardı. Evlerdeki halıları ıslatarak pencerelerden sarkıtmış, bu şekilde yangından son anda kurtulmuşlardı. 1990’ların sonuna kadar dükkânın batı cephesindeki duvarda satışı yapılan bazı malların resimleri duruyordu. Kömür ütüsü, şemsiye, birkaç top kumaş, dikiş ipliği makarası ve ayakkabı gibi... Ne yazık ki günümüzde bu resimlerden eser kalmamıştır. Birkaç kez el değiştiren dükkânı çeşitli amaçlarla yirmiye yakın insan kullanmıştı. Hatta ikinci dünya harbinin son yıllarında adaya konuşlandırılan müfreze için yemekhane olarak kullanıldığı da yaşlılar tarafından anlatılmaktadır. Yusuf ağabey büyük bir özveriyle kışın ortasında tadilata başlamış, çökmek üzere olan çatısını yeni baştan yaptırmıştı. Tabanında daha önceleri kazı yapılmış gibiydi! Çünkü zemin 10 cm kalınlığında plaka mermerlerden oluşuyordu fakat büyük bir çoğunluğu parçalanmıştı. Sağlam taşlarla zeminin sınırları belirlendi ve araları benzer renkte taşlarla kaplanıp teraziye getirildi. Duvar ve tavanı kaplayan sıvaları bizzat Yusuf Balkan günlerce murç ve çekiçle kırarak yapının esas yüzeyini ortaya çıkarmıştı. Zayıflayan duvarlara beslemeler yapıldı. İlk inşa edildiği günden beri üstünde olduğu anlaşılan demir panjurları temizlendi. Kemerli kapısı aslına sadık kalınarak yeni mermer sütun ve ateş tuğlasıyla desteklenerek gönyeye alındı. Bizi hayretler içinde bırakan ise kapıyı binaya uydurmak yerine duvarı çıkma kapıya uyacak şekilde kırmış olmalarıydı! Ahşap doğramaları da takıldığında sıra içerdeki küçük dokunuşlara gelmişti. Lavabo, elektrik-su teşkilatı, işlik tezgâhı, asma kat ve çeşitli objeler için raflar sırayla bitirildi. İnci ablam seramik malzemelerini taşımaya başlamıştı takvimler 2015’in Haziran ayını gösterdiğinde...
Marmara Adası Gündoğdu Köyü’nden Ressam ve Heykeltıraş İsmet Değirmenci sadece yaz tatillerinde köydeki evinde suluboya çalışmaları yapıyordu. Daha önceleri ‘Amphora Cafe-Bar’da bu suluboya çalışmalarını sergilemişti. Ancak Ada’nın artık bir seramik işliği vardı ve Belediye hoparlöründen tüm adaya İnci’nin Elleri Seramik İşliği’nde, İsmet Değirmenci’nin resim sergisi olacağına dair duyurular yapılmıştı. Değirmenci resimleri ile tarihi atmosfer bütünleşmiş, halk tarafından beklenenin üzerinde bir ilgiyle karşılanmıştı. Misafirlere kırmızı şarap ikram edilmişti. Geçtiğimiz yıl ikincisi gerçekleştirilen bu sergiye ressam, ağırlıklı olarak zeytin ağacı çalışmalarıyla katılmıştı.
Uzun zamandır Marmara’da buna benzer bir etkinlik olmamıştı. İşlik’i gören herkesin yüzüne yerleşen gülümseme sanıyorum mükâfatların en büyüğüydü. “İnci’nin Elleri” adını taşıyan bu işlikteki eserlerin genelinde seramik sanatının çağdaş motifleri ile figüratif çeşitlemeler bulunuyordu. Seramik sanatının el emeğiyle özdeşleşen felsefi dokusu, İnci Yalçın Balkan’ın figüratif kompozisyonlarında, motiflerinde ve renk seçimlerinde belirgin bir şekilde hissediliyordu. En önemli olanıysa; Didem Hediyelik’in porselen imalatlarının dışında, Çin malı veya Tahtakale’den basmakalıp kiloyla alınan objelerin üzerine ‘Marmara Hatırası’ ibaresinin yazılarak satıldığını saymazsak, pek de alternatifi yoktu gelen misafirlerin. Oysa gezilen tatil yöresinin kendine özgü tarihi özellikler taşıyan ürünleri olmalıydı. Bu bakış açısıyla, adanın doğasından da esinlenerek sıcak renkler taşıyan soyutlamalarının yanı sıra, Antik dönemde adada kullanılan ‘Prokonnessos’ damgalı, üzerinde Geyik ve testi resmi olan antik paranın replikası üzerinde çalışmış; ada ekonomisini ayakta tutan en önemli geçim kaynaklarının zeytin, mermer, üzüm ve balıkçılık olduğunu anımsatırcasına çeşitli magnetler, tabak vb. ürünler de üretmişlerdi. İnci Balkan her geçen gün yepyeni seramikler tasarlayıp işliğine renk katıyordu. Yusuf Balkan da seramiğin yanı sıra tahta boncuklar ve sırım ip kullanarak çeşitli kolyeler, şarap mantarlarından anahtarlıklar, ceviz kabuğundan yelkenliler imal ediyordu. Giderken sevdiklerine küçük birer hediye götürmek isteyenlerin mutlaka uğraması gerektiğini düşünüyorum.
2016 Resim Sergisinden bir zeytin ağacı
Aynı zamanda dostların da buluşma noktası olmuştu bu şirin İşlik. Adeta yaşayan bir müze halini almıştı. Ada’nın doğal dokusuna yapılan bu sihirli dokunuşu sahiplenircesine, atadan-dededen hatıra bir parça bırakıyordu her gelen. Kömür ütüsü, gemici feneri, testi bunlardan sadece birkaçıydı. Yakışıyordu da... Evde eğreti duracağına burada can buluyordu hatıralar.
Her geçen gün betonlaşan, ağaçları kesilen, kasaba içinde nefes alacak bir yer bırakmamacasına dip dibe yapılan apartmanların inşa edildiği Marmara Adası’nda, çağdaş, estetik bir sanat atölyesini, üstelik tarihi 1800’lerin başına dayanan bu yapıyı canlandırarak ada kültürüne yaptıkları eşsiz katkılarından dolayı İnci-Yusuf Balkan çiftine ne kadar teşekkür etsek azdır. ‘Değerlerimiz’ ilkokul müfredatına konan bir ders adı olmaktan ancak böyle, tarihimize ve kültürümüze sahip çıkarak kurtulur. İşlik açıldığından beri gelen her misafirin duygu ve düşüncelerini yazdığı bir defter duruyordu çöpten alınarak kurtarılan tahta sehpanın üzerinde. Zamanı gelmişti artık, gönlümden geçenleri tek bir sayfaya sığdıramazdım...
Bu yazı hazırlanırken H. Can Yücel kişisel arşivinden, Alper Sezer fotoğraf albümünden, Zafer Yalçınpınar’ın http://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adlı kişisel web adresinden yararlanılmıştır.