Gündemde daima bir dolu şiddet var ve bir dolu haksızlık... Bütün dünyada böyle. İnsanlık adeta çığırından çıktı. Silahlar, bombalar, ölümler... Haber kanalları yıkılıyor. Seçim tartışmaları da cabası. Hangisine bulaşsam isyanlar fışkıracak. Bir türlü elim gitmiyor valla. Eh, gitmesin zaten ama ne de olsa bir gazetecilik geçmişim var, ister istemez bu gündem meselesine takılıyorum zaman zaman. Masanın başına oturunca şöööle yandan yandan gelip bulandırıyor konularımı. Neyse, iyisi mi hiç bakmadan o yana, ben ağlanacak hallere güldüren mizah gözlüğümü takayım da az buçuk hafiflik olsun yine, ne dersiniz? Cevabımızı duymuyorum ama tahminin doğru olmasını umuyorum.
Geçenlerde internette, isimlerimizin yani Ermeni isimlerinin yanlış anlaşılmasından doğan sıkıntılarla ilgili tam benlik bir yazı takıldı gözüme. Bu dertten ne kadar muzdarip olduğumu ve bu konuya nasıl takık olduğumu herkes bilir. Yazarım yazarım kesmez... Çoğumuz bu durumdayız evet. Çoğumuz alıştık ve artık pek aldırmıyoruz. Ama ben bu yaşıma geldim hâlâ hazmedemiyorum. Neler gelmiştir başıma neler... En zoru telefon olayı tabii... Adımı söyler söylemez karşıdan gelecek cevap malumdur; “Pardon?” Haydiii işin yoksa kodla şimdi.
Bir kere Ermeni dediğin iyi coğrafya bilmeli, ismini kodlayacak kendine has şehirleri olmalı, hatta isminde aynı harften iki tane varsa, her biri için başka bir şehir seçmeli ki esprisi olsun. Zavallı rahmetli annem bu durumla ilk kez karşılaştığında, nasıl da telaşlanıp “Ne diyor bu? Kodlamak da ne ki?” diye panikle telefonu elime tutuşturmuştu... Ki hayret bir şekilde, ‘Hasmig Çalgıcıoğlu’nun ‘Niyazi Çalılıoğlu’na dönüşmesini düzeltmeye çalışıyordu.
Allahtan son yıllarda nispeten kısa isimler moda, ki yazıya konu olanlar hep öyleydi, şükredin, ya bi de Bercuhi olsaydı? Hele de arkasından Berberyan gelseydi? Berber’in nesi anlaşılmaz bilmem ki? Sonunda ‘yan’ var ya... Ama siz hele ikisini arka arkaya bir söyleyin de görün. Tekerleme gibi oluyor. İlk kez duyana Japonca gibi geliyor. Ayrıca ‘yan’ takısının da aslında Türkçe olduğunu nedense kimse bilmiyor.
Bu arada zaten zor olan isimlerimizin, doğumumuzdan sonra ilk kaydı yapan nüfus memurunun bilgisine ve algısına göre türlü komik hallere girmesi de ekstrası. Mesela babasının adı Aram olan Seta adında bir arkadaşım vardı, ki her ikisi de son derece kolay, nüfusunda “Haram kızı Şeytan” yazardı. Kademsizliğin boyuna bakın. Komik bile değil valla.
Ama doğrusu epey komiklik gelmiştir başıma. Birini seçiyorum: Yıllar önce bir gün bizim tiyatro ekibinden, rahmetli Berç Noradunkyan’ı iş yerinden aradım... Noradunkyan da az tumturaklı değil ha, kodla kodla bitmez... Aslında Osmanlı döneminde Noradunkyan Efendi diye bir Hariciye Nazırı bile varmış ama kim bilecek onu... Neyse Beco yerinde yoktu, yarım saate dönermiş, dönünce beni ararmış. Santraldeki kız “Kim aradı diyelim?” diye sorunca ben de “Bercuhi Berberyan aradı dersiniz.” dedim. Kız hiç şaşırmadan yani “Pardon?” falan demeden “Not alıyorum” dedi. Kesin Ermenidir diye düşündüm. Yarım saat geçti, bir saat geçti, saatler geçti... Tık yok. Akşama doğru nihayet Beco. Şaşkın, endişeli “Bercuk? (Bercuhi’nin kısaltması) Beni sen mi aradın Allah aşkına?” diyor. “E evet, ne var bunda şaşıracak?” diyorum. Sonrası fıkra.
Kız aldığı notta ne yazmış olabilir? Aynen şöyle: “Berc’i Hiber Beryan aradı.” Nasıl? Beco’nun da Almanya’da yaşayan Hüber adlı, soyadını hatırlamadığı ve yıllardır konuşmadığı bir arkadaşı varmış. Akşama kadar telefonun başında yeniden aramasını beklemiş. O yıllarda, aranan numaranın göründüğü telefonlar yok tabii... Demişti ki: “Kâğıdı önüme koyup o kadar uzun süre baktım ki sonunda yazılar birbirine karışmaya başladı da kendiliğinden senin adına dönüştü.” Çok gülmüştük. Siz de gülün dostlar. Gülün bu trajikomik hale... Ki başka çare yok. Gülmek siniri yatıştırır.
Şimdilerde, nedense kendiliğinden Burcu’ya dönüştü adım. Düzeltmeye çalışıyorum, para etmiyor. Ben de gülüyorum. Özellikle, sıkça pizza sipariş ettiğim bir yer var, onlar kendiliklerinden Burcu Berberoğlu yaptılar adımı. İlk başta biraz uğraştım, sonra boş verdim. Öyle kaydetmişler bir kere ve her seferinde başka biri çıkıyor karşıma, baş edemiyorum. Ben de hırsımı dalga geçerek alıyorum. Hani son zamanlarda her türlü müşteri hizmetlerinden sorumlu kişi, telefonu açar açmaz “Ben bilmem kim, size nasıl yardımcı olabilirim?” diyor ya... Ona da sinir oluyorum zaten... Pizzacı bile öyle diyor. Özenti ne olacak... O da Amerikan filmlerinden bulaştı.
Ben de geçen gün sorusuna karşılık olarak “Ah evladım ampulüm bozuldu, değiştiremiyorum, boyum yetişmiyor, gelip takar mısın?” deyiverdim. Sessizlik... Nice sonra, malum cevap: “Pardon?” Ay bu da sinir. “Oğlum, sen pizzacısın, ben de tabii ki sipariş vereceğim, neyime yardımcı olacaksın? Buyurun demen yetmez mi?” dedim. Çook şaşırdı. Bir türlü ne demek istediğimi anlayamadı. Olsun. Her sefer başka bir sevimsizlik yaratıp, işini zora koşup eğleniyorum.
Bakın bu sinir isim kodlaması durumunda da biraz içinizi hafifletecek bir yol var. İsminizin her bir harfi için dünyadaki en uzun, en zor şehir ve memleket isimlerini bulun, hep onları söyleyin. Çekoslovakya, Lihtenştayn, Burkinafaso, Kualalumpur, Guatemala ya da Şebinkarahisar, Kahramanmaraş, Lüleburgaz, falan gibi... Varsın çözmeye uğraşsınlar. Biz de gülelim yine ağlanacak bu hale.