Sevilen Patrik Mesrob Mutafyan’ın ruhu, 10 yıl süren ve onun gibi dinamik, onun gibi hayat dolu bir insana hiç yakışmayan amansız bir hastalıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Öyle bilinçsizce yatarken zaten kaybedilmişti ama nefes aldığı sürece bir umut taşıdı hep sevenleri. O yüzden artık yok olması üzdü onları, yakınlarını, dostlarını, beni... O benim dostumdu. Ki 12 yaşındaydı tanıdığımda. Ve kendini dine adamadan önce ve sonra ve o makama geldiğinde hep dostum olarak kaldı. Hem benim, hem kardeşimin, hem eşimin dostuydu. Kendisini daima sevdim, takdir ettim ve saygı duydum.
12 yaşındaydı, ben de yeni öğretmen olmuştum. Minas’tı adı, kutsanmadan önce. Hiç unutmuyorum, belalı bir IV. sınıf vardı o yıl, onun da aralarında olduğu yaramaz çocuklardan oluşan. Acemiydim, henüz bir sınıfım yoktu, gelmeyen öğretmenlerin yerine gönderilirdim. O sınıfa girdiğimde, adeta dizlerimin bağı çözülmüştü. Her biri boyumdan büyük bir dolu haylaz çocukla baş etmem ne mümkündü... Şöyle bir on onbeş dakika klasik öğretmen laflarıyla susturmaya çalıştım. Mümkün değil. Sonra birden aklıma parlak bir fikir geldi. Tahtaya koca koca harflerle “Bir dakika beni dinleyin, sonra istediğinizi yapın” yazdım. Sustular. “Bakın” dedim “siz şimdi bu kadar gürültü yaparsanız, bu acemi, sınıfı idare edemiyor diye yukarıdaki moruklardan (affetsinler ki çoğu çoktan öldü) birini gönderecekler, bunu tercih eder misiniz?” dedim. Eh o kadar gençtim ki o öğretmenler ki benim de öğretmenim olmuşlar bana yaşlı gibi gelirdi. Düşündüler ve haklı olduğuma karar verdiler. Ondan sonra mutlu memnun, toplu oyunlar oynadık, sohbetler ettik ve sınıflarına her girdiğimde bayram ettiler. Aradan yıllar geçti, ben artık deneyimli öğretmen oldum. O yurt dışında eğitim görüp, hatta birkaç üniversite bitirip, din yolunu seçti.
Genç bir rahip adayıyken ilkokulu okuduğu ve hala çalışmakta olduğum okulunda bir süre rehber öğretmenlik yaptı. O günlerden birinde bana sınıflarına girdiğim ilk günü hatırlattı. Ben unutmuştum. “O zaman anlamıştım, sizin daima çocuklarla ve gençlerle iyi iletişim kuran bir öğretmen olacağınızı” demişti. Ve o günden sonra hep dost olduk. Beni izledi, her oyunuma geldi, her yazdığıma, çizdiğime ilgi gösterdi. Sık sık telefonlaşır, buluşur, sohbet ederdik. Öyle alçak gönüllü ve içten bir insandı ki yakından tanıyınca sevmemek mümkün değildi.
Çok anım var çok. Yaz yaz bitmez. Yukarıda belirttiğim özelliklerinin ispatı olan bir anı daha paylaşacağım ve bitireceğim. “Kınalı Ah Kınalı” oyunumdan sonra dernek yönetimi bize, şimdi yerinde yeller esen derneğin güzelim bahçesinde bir yemek vermişti. Duydu ve gelmek istedi. Ekibimize büyük bir masa kurulmuştu, karşıda da Patrik Hazretlerinin ve olmazsa olmaz birkaç ruhaninin oturacağı bir yükseltinin üzerine kurulmuş, altına halı serilmiş, ortada yaldızlı bir koltuk olan bir masa vardı. Herkes geldi, el mel öpüldü, ki o öptürmez, doğrudan kucaklaşıp öpüşürdü, yerlerimize oturduk. Yeme içme, sohbet muhabbet, hafif şamata derken, birden ayağa kalktı “Ooof, ben burada sıkıldım yahu, yanınıza geleceğim” dedi ve gelip aramıza oturdu. Ne güldük, ne eğlendik o gün bilseniz... Öyle içtendi, öyle sevecendi, öyle dosttu...
Yeri doldurulamaz. Allah yolunu ışık etsin.