Çarşamba, 02 Aralık 2020 00:48

Pandemide Adaya sığınmak

Ögeyi değerlendirin
(6 oy)

Ada'dan Şehre Bakmak

Biz adalılar, kıdemimize vurgu yapmasak bir şeyler eksik kalacakmış gibi kendimizi, “doğma büyüme adalı”, “iki üç kuşaktır adalı”, “eski adalı”, “yaz kış adalı”, “şunca yıllık adalı” ya da “yazlıkçı“diye tanıtma ihtiyacı duyarız. Bu tanımlamalara, korona denilen musibet yüzünden hayatlarımıza yeni bir yön vermeye başladığımız “viral dönemde” bir yenisi ekleniyor şimdi: “Pandemi sonrası adalı!” Sözünü ettiklerimiz, beton yığını büyük şehirden, doğası hala bozulmamış Adalarda kiraladıkları ya da satın aldıkları evlere taşınan yeni adalılar. Bu arada “kıdemli adalı” olup da bugüne kadar sadece Haziran-Eylül dönemini Adalarda geçirmiş, pandemi baş gösterince şehirdeki evinin kapısına geçici olarak kilit vurup, doğalgaz bağlattığı yazlığında kalmayı seçmiş olanların sayısı da az değil. Bir de eşimle benim gibi kışlık evini tamamen tasfiye edip, yazlıkçılıktan, yaz kış adalı olmaya geçiş yapanlar var.

Büyükdede Refik BeyBüyükdede Refik Bey

Hepimizin adalı oluşunun gerisinde bir hikaye vardır. Benim hikayeme gelince, üç kuşak adalarda yaşamış bir ailenin dördüncü kuşağına mensubum. Büyük dedem 1854 doğumlu Refik bey, Balkan Harbi sırasında 1913’te Selanik’ten İstanbul’a göç etmiş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ülkenin ilk tekstil makinelerini Manchester’dan ithal eden kişi olan Refik bey kalabalık ailesiyle, adını Rumeli göçmenlerinden alan Rumeli Caddesi üzerinde bir eve yerleşmiş. Aile sonraki yıllarda bir de yazlık arayışına girmiş. Prens Adaları’nın en şirini Burgaz’da karar kılan aile, vapur iskelesinin sağında bugün hala dimdik ayakta olan dört katlı, kahve renkli ahşap konağa yerleşmiş. Köşkün çizimlerine Yazar Akillas Millas’ın ve Mimar Sedad Hakkı Eldem’in kitaplarında da yer verilmiş. Köşk ile ilgili anılara, Refik beyin torunlarından, 2009’da kaybettiğimiz yönetmen Halit Refiğ’in kitaplarında da rastlıyoruz. Önünden yol geçmekle beraber “Bay Refik Yalısı” diye anılan köşk, büyük dedemin 1946’da ölümüyle el değiştirmiş.

Refik beyin dokuz çocuğundan en büyüğü olarak 1887 yılında Selanik’te dünyaya gelen dedem Fahri Refiğ de 1950’lere kadar eşi ve dört çocuğu ile yaz aylarında Burgaz’da yaşamış. Fahri beyin ikinci çocuğu olarak 1920’de İstanbul’da hayata gözlerini açan babam Ethem Refiğ, çocukluğunun ve gençliğinin en güzel yaz tatillerini Burgaz’da geçirmiş. Yüzerek, kürek çekerek, maçlar düzenleyerek, Kalpazankaya’nın yukarılarında çadır kurup kamp yaparak, güzel yemekler yapmak için birbirleriyle yarışarak, kağıt oyunları oynayarak eğlenirlermiş.

“Yaz günlerinin cenneti”

Pandemide Adaya sığınmak

Akillas Millas’a göre yazlıkçılar, adalarını orada yaz kış yaşayan yerlilerden bile çok severmiş. Burada Akillas Millas’ın Adalı Yayınları’ndan çıkan Büyükada kitabına yazdığı önsözden birkaç cümleyi aktarmadan olmaz: “Çocukluk yıllarımızda ada, nazarımızda bir cennet görünümünde idi. Okul sıralarında hayal ettiğimiz, apartmanların güneşsiz, loş, yarı karanlık koridorlarında oynarken şiddetle özlediğimiz, soğuk kış aylarında sabırsızlıkla kavuşmayı beklediğimiz mutlu yaz günlerimizdeki cennetimizdi.” Sanıyorum babam da bu duygularla çok bağlanmıştı adasına.

Fahri dede bir dönem köşkün yakınlarında ayrı bir yazlık ev de tutmuş olmalı ki, babamın 60’lı yıllarda Büyükada’ya giderken, vapur Burgaz’a yanaştığında, iskelenin solunda, ön görünüm bölgesinde yer alan evlerden birini işaret ederek “Bak biz burada oturduk” dediğini hatırlıyorum. Yan yana sıralanmış ve günümüzde lokantaya dönüşmüş binalardan hangisini işaret ettiğini ise çıkaramıyorum. Babamı çalışmayı bıraktığı yıl kaybettiğimden, onunla kol kola Burgaz sokaklarında dolaşamamış ve anılarını yerinde dinleyememiş olmanın sızısı hep yüreğimde. Burgaz’a her gidişimde ayaklarım beni onların yaşadıkları evlerin çevresine götürüyor. Refik dedenin eşi Faize ninenin köşkün penceresinden baktığını, büyük kızları Emine ile Fatma’nın gelen konukları ağırlamak için koşuşturduklarını hayal ediyorum bir süre.

Babam (ortada) akrabaları ve arkadaşları ile Burgaz'da deniz keyfi yaparken... (Arka planda tahminen 1940 yılından bir Heybeli görüntüsü.) Babam (ortada) akrabaları ve arkadaşları ile Burgaz'da deniz keyfi yaparken... (Arka planda tahminen 1940 yılından bir Heybeli görüntüsü.)

Babam 5-6 yaşlarındayken Burgaz sokaklarında... Babam 5-6 yaşlarındayken Burgaz sokaklarında...
Babam (geride) kuzenleriyle bir ada evi önünde... Babam (geride) kuzenleriyle bir ada evi önünde...
Bay Refik Yalısı diye anılan ahşap köşk. Bay Refik Yalısı diye anılan ahşap köşk.

Burgaz’dan Büyükada’ya

Dedem ve ailesi 1950’den sonra birkaç yaz da Büyükada’da ev kiralamış. 1951’de annemle evlenen babam da 1989’daki vefatına kadar yaz aylarını Büyükada’da geçirdi. Biz dördüncü kuşak da, aile büyüklerimiz gibi adayı çok sevdik. 1976’da gazeteci olarak iş hayatına atılıp 1980’de evlenince büyük şehirdeki koşuşturma içinde adaya ayırabildiğim zaman azalsa da izin günlerimde, tatillerde ben de cennetime koştum. Sonra da kendi yazlığımızı aldık.

Geçtiğimiz Mart ayında pandemi patlak verdiğinde ve bu sürecin uzun sürebileceği anlaşıldığında bir yol ayrımında olduğumuzu fark ettik. Ya şehirde kalıp eve hapsolacak ya da adanın salgınlarda hep insanlara kanat germiş yemyeşil kollarına sığınacaktık. Balkonumuzu çevreleyen çamların rüzgarla her kıpırdanışında tertemiz havayı içimize çekecek, ağaçların kuytularında gizlenen serçelerin cıvıldaşmalarını dinleyecek, ambulans sirenleri yerine de kavgacı kedilerin bitmeyen dalaşlarına, martı çığlıklarına, karga seslerine kulak kabartacaktık. Biz de ikinci yolu seçtik ve kışlığımızdaki 40 yıllık eşyamızı eşe dosta dağıtarak, belediyelere bağışlayarak tasfiye edip adadaki evimizde yaşamaya başladık. Bu yıl Büyükada’da ilk kışımızı geçirecek, soğuğuna karanlığına, ıssızlığına, sessizliğine, belki de sağlık hizmetleri alanında sözü edilen cefalarına tanık olacağız.

Pandemi yüzünden anaokuluna başlayamayan torunum da bu yıl adada ailesiyle ilk kışını yaşayacak. Torunum, kızımdan sonra ailemizin altıncı kuşak adalısı, yani en kıdemlisi. Tabii hiç birimizin kıdemi, asırlar önce Adalara yerleşmiş ve bugün sayıları parmakla gösterilecek kadar azalmış Rumlarınki ile boy ölçüşemez. Aslında adalı olmak, yıllarla değil, yaşadığımız yerin biricikliğinin farkında olup onu korumak ve bizden sonraki kuşaklara nitelikleri bozulmadan aktarılması için çaba harcamakla ölçülebilecek bir şey. Kişisel çıkarları uğruna adanın geleceğini feda etmeyi göze alanlar, burada kaç yıl ya da kaç kuşak yaşarlarsa yaşasınlar adalı sayılmazlar. Bu yüzden torunuma daha şimdiden, karşı sahildeki beton yığınlarını gösterip bizim Adada doğayla iç içe yaşamamızın bir şans olduğunu anlatıyor, onun gözünde bir farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Kıdemlisi ve kıdemsiziyle tüm adalılar bu şansın kıymetini bilip, yaşanan pandemiden kendileri için de ödevler çıkarıp, adalarının karşı kıyılara dönüşmesine izin vermezlerse elbette!

Son değişiklik Perşembe, 03 Aralık 2020 20:53
Yorum yapmak için oturum açın