Çarşamba, 03 Şubat 2021 00:54

Tarihten sayfalar: Büyükada ve Heybeli

Ögeyi değerlendirin
(0 oy)
Tarihten sayfalar: Büyükada ve Heybeli Süleyman Nazif, Tan gazetesi, 18 Haziran 1935

Heybeli’ye gittim.

İskeleden, ileride bir otelin önüne kadar uzayan asfalt yokuşta iki adımda bir;

- Bir “kiralık ev”,

- Üç “kiralık kat”,

- Beş “kiralık oda” gözüme çarptı.

Büyükada da bundan pek farklı değil. Hele Kınalı ile Burgazda insan boşluğu bir kat daha göze vuruyor. Haftanın hangi gününde ve hangi saatinde uğrarsanız uğrayınız, görürsünüz ki, bu güzel adaların iskelelerine çıkanlar ve iskelelerinde dolaşanlar hiç de büyük bir kalabalık yapmamaktadırlar. Denilebilir ki, Adalar bomboştur. Halbuki yazın göbeğindeyiz.

Acaba Adalar eski güzelliklerini mi kaybetti? Heybelide, Büyükada’da, Kınalı’da yaşamak pahalı mı oluyor? Yoksa İstanbullulara daha tatlı, daha eğlenceli bir tatil mevsimi vaadeden yeni bir rakip mi türedi?

-

Büyükada’nın büyük otellerinden birine girdim. Onbeş senede ne büyük değişiklikler olmuş?

Bu otel rahatına en düşkün Amerikalı milyonerlere, etiketsiz kalınca havasız kalmış gibi olan, bunalan İngiliz lorduna, Osmanlı Paşalarına ve taze miras yemiş toy İstanbul beyzadelerine kendisini hiç zorluk çekmeden beğendirebilen bir dinlenme ve eğlenme yeriydi.

Onbeş yıl önce şarklı bir hükümdar İstanbul’a uğramış ve burada oturmaktan hiç sıkılmamıştı.

Züppeler iki cümle arasında onun adını söylemekten zevk duyarlardı ve bu züppelerin dilinden konuşan Osmanlı edipleri, romanlarının, hikayelerinin bazı sahnelerini bu otelde geçirterek monden gözükmeğe çalışırlardı.

Rabbim, bu otel ne kılığa girmiş?

Yemek salonundaki yirmi otuz masanın içinde temiz bir örtüsü olan yok gibiydi. Bir zamanlar pek meşhur olan buzlu limonatalarını hatırlayarak buruşuk beyaz ceketli yırtık gömlekli garsona seslendim.

Bir limonata!

Ve yarım saat bekledim. Bana ne getirdi bu garson bilir misiniz? Bir sade kahve.

Evet bir sade kahve getirdi. Çatlak bir fincanın içinde kötü bir sade kahve. Ve hayretle açılan gözlerimi suratına diktiğimi görünce gayet tabii bir tavırla;

Limon bulduramadık efendim... dedi.

Olabilir... dedim. Fakat limonata bulamayınca benim sade kahve isteyeceğimi nereden kestirdiniz?

Sustu ama ben susmadım.

Haydi sade kahve içeyim. Behey gözümün nuru! Bunu bir temiz tabağın içinde ve çatlak olmayan bir fincanla getiremez miydin?

Bu son sorguma garson hazretleri nasıl bir hareketle cevap vermiş olduklarını tahmin edemezsiniz.

İki eli iki büyük yengeç gibi kahve fincanını yakaladı, küfür eder gibi yüzüme baktı ve burnundan anlaşılmaz homurtular çıkararak yanımdan uzaklaştı.

Tabii, ben de burnumun iki deliğinden ve ağzımdan manaları pek iyi anlaşılan homurtular çıkararak yerimden kalktım. Fakat bereket versin küfür eder gibi bakacak ortalıkta tek surat göremeden boş bir salonu geçtim de nizamımı bozmadan çıkabildim.

-

Heybeli’nin de böyle gözde bir oteli vardır ve on sekiz yirmi yıl önce ne güzel bir dinlenme ve eğlenme yeriydi bu otel. İçeride temiz kılıklı sanatkarlar bir orkestranın yaylarını çekerlerdi. Beyaz keten elbiseler giymiş kadınlı erkekli bir kalabalık, buzlu bira şişeleri ile dolu masaların başında gülüşerek konuşurlardı ve terasında elele tutuşmuş gençlerin patenle kaydıkları görülürdü.

Sonra umumi harp gelip çatmıştı. İstanbul baştan başa bir kışlaya dönmüştü. Fakat Heybeli’nin bu oteline yaz, yine her gün koluna otuz kırk genç kadın takarak gelmiş ve buzlu bira şişeleri yine müşterisiz kalmamışlardı.

Büyükada’dan dönüşte “bir de bu oteli göreyim” dedim. İyi ki eski günlerini hatırlayarak erkenden gelmemişim. Zira aç kalacakmışım. Burada da karşıma kirli beyaz ceketli bir garson çıktı ve ne istedimse; ellerini oğuşturarak;

Yok beyim.. Yok beyim... dedi.

Ve bu cevap bana kafi geldiği için otelde niçin müşteri bulunmadığını, kendisine sormağa lüzum görmedim.

...

Adalar Bizans’ın burunları kesilmiş ve erkekliklerinden mahrum edilmiş eski imparatorlarına, eski imparatorların çocuklarına ve dünyaya küsmüş papazlara yatak oldukları günlerin lanetile damgalanmışa dönmüşlerdir.

Tarihin hortlayan acı hatıralarından ürkmüş gibi neşe, gençlik ve hayat, Heybelinin hörgüçlerinden ve Büyükada’nın dilinden elini eteğini çekip uzaklaşmağa hazırlanıyor.

Süleyman Nazif,

Tan gazetesi, 18 Haziran 1935

Büyükada Rıhtımı, 1930'lar Büyükada Rıhtımı, 1930'lar

Son değişiklik Çarşamba, 03 Şubat 2021 08:30
Yorum yapmak için oturum açın